Okuma süresi: 4 dk

Canlıların Yok Olduğunu Nereden Biliyoruz?

Canlıların Yok Olduğunu Ne Zaman Öğrendik?

Çocukken oynadığınız ilk oyuncak neydi hatırlıyor musunuz? Bir oyuncak bebek, araba, farklı şekillerdeki legolar yada üzerine bastırınca ses çıkartan hayvanlar olabilir mi? Benim aklıma ilk gelen elimle sıktığımda ince bir ses çıkartan bir hayvan. Farklı hayvanlarda da olsa benzer oyuncağa çoğumuz sahip olmuşuzdur. Peki hangi hayvan olduğunu hatırlıyor musunuz? Kedi, köpek, akrep, sinek, arı veya balina mıydı? Eminimki çoğunluğumuz bunu dinozor olarak hatırlayacak. İlk oyuncaklarından birisi dinozor olan çocuklardık. Peki ya hiç etrafımızda görmediğimiz ve muhtemelen göremeyeceğimiz bu canlıları nasıl bu kadar kolay kabullendik? Ya da durum hep böyle miydi? Belki bizden birkaç kuşak önceki akrabalarımız dinozorları duymuş olsa da öncesindekileri hiç sanmıyorum.

Peki dinozorların milyonlarca yıl önce yaşadığını ve son büyük yok oluşla birlikte yeryüzünden silindiklerini artık biliyoruz. Tabi kuşlar hariç. Peki insanlar her zaman canlıların yok olduğunu biliyor muydu? Cevabın hayır olduğunu tabi tahmin etmişsinizdir. Peki günümüzdeki canlıların dışında da başka canlıların yaşadığını ne zaman öğrendik? Gezegenimize dair bu bilgileri kaçıncı yüz ytılda bulmuşuzdur sizce? Hadi size bir kaç saniye vereyim ve ben de o arada kahvemi alıp geleyim.

Evet sanırım herkes sonucu düşünmüştür. Hile yapıp cevabı internette arayanlar da vardır sanırım. Şimdi konumuza dönelim.

Aristo hayvanların gerçekten de bir tarihi olabileceğini düşünmeden 10 kitaptan oluşan Hayvanların Tarihi serisini yazmıştı. Bu kitaplarda efsanevi hayvanlara dair tanımlamalar yer alsa da yok olmuş hayvanlara dair bir bilgi yer almıyor kitaplarında. Peki Aristo kadar geriye gitmeyelim, günümüze biraz yaklaşalım. Rönesans döneminde topraktan çıkarılan her şey için fosil kelimesi kullanılmaya başlanmış aynı fosil yakıtlar gibi. Fakat bu döneme kadar her şeyin muhteşem bir bütünün parçası olduğu düşüncesi hakimdi. Haliyle canlıların tamamen ortadan yok olabileceği düşüncesi kimsenin aklında yoktu (en azından bildiğimiz kadarıyla).

18. yüzyılda Sibirya’dan Avrupa’ya çok fazla fosil kemikleri gelmeye başlamıştı. Bu kemikler fil kemiklerine çok fazla benzediği için farklı bir tür olabileceği düşünülmemişti. O dönemlerde Rusya bölgesinde filler yaşamadığı için, muhtemelen kutsal kitaplarda geçen büyük tufan sırasında bu kemiklerin oraya taşındığı düşünülüyordu.

Günümüzden 300yıl geriye geldiğimizde hala bu fikri bulamamış olmamız konuyu sanırım biraz daha garip hale getiriyor. 1705 yılına geldiğimizde New York’un kuzeyinde bir tarlada bulunan bir azı dişi Londra’ya gönderiliyor. Başlangıçta bunu bir deve kuşu dişi olarak etiketliyorlar. Ancak aslında bu diş bir Amerikan Mastodon’a aitti. 1739 yılında bir grup Ohio’da bir metre uzunluğunda bir uyluk kemiği, kocaman bir ön diş ve çok sayıda büyük diş buldu. Dişlerin kökleri ortalama bir insan eli büyüklüğündeydi ve her biri 4.5 kilogramdı.

Bu kemikler bir şekilde 15. Louis’e gösterildi ve Fransız kral bunları kendi müzesinde sergilemeye başladı. Bu kemik ve dişleri inceleyen herkes şaşkına dönüyordu. Normalde uyluk kemiği ve ön dişi bir file yaklaşık olarak uyuyor olsa bile azı dişleri tam bir muammaydı. Fil dişlerinin üst kısımları düzdüz. Mastodon dişi ise sivri uçludur. Bir insan dişinin çok daha büyük hali gibi.

1762’de kralın bahçesinden sorumlu doğa bilimci Louis Jean Marie, bu garip dişlerin gizemini çözmeyi kafasına koymuştu. Bu kalıntıların 2 farklı hayvana ait olduğunu ortaya sürdü. Ön dişler ve bacak kemikleri bir file, azı dişlerinin ise muhtemelen bir hipopotama ait olduğunu söylemişti.

Yaklaşık olarak aynı dönemde Londra’da ikinci bir mastodon kemiği vakası yaşandı. Kraliçe doktoru William Hunter, Louis Jean Marie’nin açıklamasını yeterli bulmuyordu. Doğru olana giderek yaklaşılıyordu. Bunun tamamen yeni bir tür olduğunu, anatomi uzmanlarının aşina olmadığı bir tür olduğunu söyledi. Dişlerine bakarak etobur olduğu sonucuna vardı ve bu hayvana bilinmeyen Amerikalı anlamına gelen ‘american incognitum’ adını verdi.

Gerçeğe adım adım yaklaşıyoruz.

Muhtemelen bu sezon adını çokça duyacağınız Baron Georges Cuvier’e sıra geliyor. 1795 yılında Paris’e geldi Cuvier. Daha 25 yaşındaydı. Cuvier kralın müzesinde yer alan ve yıllar önce Ohio’dan getirilen kemikleri incellemeye başlamıştı. Afrikadaki fillerin, Asya’daki fillerden daha farklı olduğunu biliyordu. Türler içerisindeki farklılıkları rahatlıkla anlamlandırabiliyordu. Ancak Seylan’dan gelen fil ile Afrika’dan gelen fil arasındaki farkı incelemeye başladığında, aralarındaki farkın atla eşek, ya da keçi ile koyun kadar farklı olduğu kanısına varmıştı. Rusya’dan gelen devasa kemikleri de incelemeye başladığında bunların fillere ait olmadığı sonucuna vardı. Tamamen farklı bir türe aitti. Ohio’dan gelen hayvanın dişleri içinse ‘daha da farklı olduklarını anlamak için sadece bakmak yeterliydi’ dedi. Cuvier bunların kayıp türler olduğuna kanaat getirdi. Şu anda 2 tane yok olmuş türden söz edilmeye başlanmıştı.

İlerleyen yıllarda Cuvier’in önüne 2 farklı tür daha getirildi ve bunların da yok olduğunu söyledi. Sayı 4’e çıkmıştı. 4 tür yok olduysa başkalarının da olması gerektiğini söylüyordu. Türler ölüp yok oluyordu. Bu istisnai bir durum değil yaygın görülen bir durumdu.

Evet gelelim sorumuzun cevabına. Duydunuz. 19 yüzyıla kadar canlıların yok olabileceği düşünülmemişti, düşünülse bile bunla alakalı bir kanıt sunulmamıştı. Günümüzde yaşayan türlerin, dünya üzerinde yaşamış tüm türlerin %1’inden daha az olduğu tahmin ediliyor. Yani öğreneceğimiz çok şey var.

Bu sezonda biraz daha kısa ama doğayı anlatan bölümler olacak. Ben heyecanlıyım. Umarım herkes aynı heyecanı paylaşıyordur. Bu gün burada duralım. Anlatılacak çok şey var.

Sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Skip to content